Geceye Sürgün Sesim
—Gece, Ay ışığı
Deniz
…
Altın sarısı donuk ışıklar karşı kıyıdaki yalıların camlarından taşarak aydınlatıyor etrafı.
İrili ufaklı bütün binalar gecenin içindeki varlığını ışıkları ile kanıtlıyor.
Işık bir vitrayda, bir kristalde, bir aynada, bir pırlantada, bir elmasta yansıyınca fark ediyoruz daha çok biz onu.
İlkokul yıllarımdan hatırlarım: lise ve öğretmen okulu öğrencisi ağabeylerimiz avuç içini dolduracak büyüklükte yuvarlak aynalar taşırdı ceplerinde. Sonraları bu aynaların delikanlı ceplerinde ne işi olduğunu öğrendik biz de o yaşlara gelince. Meğer buluşamadıkları, haberleşip konuşamadıkları sevgilileri ile bir uzak hasbihal için kullanılırmış aynalar.
Ayna güneşe tutuluyor, güneşin ayna çapındaki yuvarlak ışığı uzaktaki sevgilinin yüzüne yansıtılıyor. Gözleri ışıktan kamaşan kız etrafa bakınıyor. Neden sonra, gözlerden uzak bir köşede kimsenin kolay fark edemeyeceği kuytu bir yerde saklanan delikanlı görülüyor. Sonra? Sonrasında başlıyor dansı aynanın, yüreğin ve ışığın, peri masalında iki aşığın.
Ilık bir rüzgâr vuruyor
Geceye
Ay ışığı öpüyor denizi
Küçük dalgacıklarda
İstanbul sen oluyorsun
Sen İstanbul oluyorsun bir nefes gibi içimde
…
Homurtuyla geçen gemilerin sulara serpilen ışıklarında parlayan beyaz köpükler bir süre sonra karanlığa dönüşüyor. Yorgun bir son yaz ikindisinden önceki günler gibi; kuru, siyah ve boş.
İstanbul, sevgilim, kristalim, ışığım. Şimdi daha yakından okuyorum hiyeroglifini senin. Sevginin sevgiye dönüşmeden önce nasıl biriktirildiğini, gözlerinin ışığına konup havalanan martılarla birlikte yüreğim de uçunca İstanbul'un göğüne anladım. Anladım ki; sevmek derin kavramakmış, derinden kavramakmış ve öğrendim ki yazmak, ayna tutmak, yansıtmakmış.
"Eğer yazmaktan alıkonursam ölürüm" demişti Dostoyevski. İyi ki sevmişsin, iyi ki yazmışsın koca Dosto, selam sana.
Öyle değilim. Yani hiç gülmüyorum gibi değil. Gülüşlerim seninkilerin gölgesinde kaldığı için de değil. Gülüşlerimi senden sonra gelecek bir asrın sevdalarına yetecek kadar biriktirdim içimde. Öyle sıcak ki yüreğim, bir volkan gibi, gülsem patlayacak diye korkuyorum. O yüzden göğümüzde ki bulutlardan taşan ılık rüzgâra verip soğutmaya çalışıyorum göğsümü. Hayat ağır değildi önceleri bu kadar. Sevgin hayatı dağlar kadar ağır, granitler kadar sert yaptı. Buradan yontabildiklerimi kelimelere yüklüyor ve akıtıyorum kâğıtlara. Yazmazsam ben de ölürüm herhal. Kâğıtlar pupa yelken. Pupa yelken okyanus. Okyanus sen, sen İstanbul.
Ilık bir rüzgâr düşüyor geceye
Ay ışığı vurmuş denize
Denizde yüzün ışık
Gece zifir
Geceye sürgün sesim
İstanbul ilkyaza hazırlanıyor
Karşıda yalı ışıkları donuk
Altın sarısı deli bir hasret
Her yanım senli sensizliklerde yarım.
Vapur sesleri susmuş, sesim sesine karışmış, yitmiş
Ruhunda raksı ruhumun
Ay yüreğimde çılgın bir mavi
Ve fonda hala o türkü
"tatlı dillim güler yüzlüm
Ey ceylan gözlüm
Gönlüm hep seni arıyor
Neredesin sen"
Sevgilim, İstanbulum
İrili ufaklı bütün binalar gecenin içindeki varlığını ışıkları ile kanıtlıyor.
Işık bir vitrayda, bir kristalde, bir aynada, bir pırlantada, bir elmasta yansıyınca fark ediyoruz daha çok biz onu.
İlkokul yıllarımdan hatırlarım: lise ve öğretmen okulu öğrencisi ağabeylerimiz avuç içini dolduracak büyüklükte yuvarlak aynalar taşırdı ceplerinde. Sonraları bu aynaların delikanlı ceplerinde ne işi olduğunu öğrendik biz de o yaşlara gelince. Meğer buluşamadıkları, haberleşip konuşamadıkları sevgilileri ile bir uzak hasbihal için kullanılırmış aynalar.
Ayna güneşe tutuluyor, güneşin ayna çapındaki yuvarlak ışığı uzaktaki sevgilinin yüzüne yansıtılıyor. Gözleri ışıktan kamaşan kız etrafa bakınıyor. Neden sonra, gözlerden uzak bir köşede kimsenin kolay fark edemeyeceği kuytu bir yerde saklanan delikanlı görülüyor. Sonra? Sonrasında başlıyor dansı aynanın, yüreğin ve ışığın, peri masalında iki aşığın.
Ilık bir rüzgâr vuruyor
Geceye
Ay ışığı öpüyor denizi
Küçük dalgacıklarda
İstanbul sen oluyorsun
Sen İstanbul oluyorsun bir nefes gibi içimde
…
Homurtuyla geçen gemilerin sulara serpilen ışıklarında parlayan beyaz köpükler bir süre sonra karanlığa dönüşüyor. Yorgun bir son yaz ikindisinden önceki günler gibi; kuru, siyah ve boş.
İstanbul, sevgilim, kristalim, ışığım. Şimdi daha yakından okuyorum hiyeroglifini senin. Sevginin sevgiye dönüşmeden önce nasıl biriktirildiğini, gözlerinin ışığına konup havalanan martılarla birlikte yüreğim de uçunca İstanbul'un göğüne anladım. Anladım ki; sevmek derin kavramakmış, derinden kavramakmış ve öğrendim ki yazmak, ayna tutmak, yansıtmakmış.
"Eğer yazmaktan alıkonursam ölürüm" demişti Dostoyevski. İyi ki sevmişsin, iyi ki yazmışsın koca Dosto, selam sana.
Öyle değilim. Yani hiç gülmüyorum gibi değil. Gülüşlerim seninkilerin gölgesinde kaldığı için de değil. Gülüşlerimi senden sonra gelecek bir asrın sevdalarına yetecek kadar biriktirdim içimde. Öyle sıcak ki yüreğim, bir volkan gibi, gülsem patlayacak diye korkuyorum. O yüzden göğümüzde ki bulutlardan taşan ılık rüzgâra verip soğutmaya çalışıyorum göğsümü. Hayat ağır değildi önceleri bu kadar. Sevgin hayatı dağlar kadar ağır, granitler kadar sert yaptı. Buradan yontabildiklerimi kelimelere yüklüyor ve akıtıyorum kâğıtlara. Yazmazsam ben de ölürüm herhal. Kâğıtlar pupa yelken. Pupa yelken okyanus. Okyanus sen, sen İstanbul.
Ilık bir rüzgâr düşüyor geceye
Ay ışığı vurmuş denize
Denizde yüzün ışık
Gece zifir
Geceye sürgün sesim
İstanbul ilkyaza hazırlanıyor
Karşıda yalı ışıkları donuk
Altın sarısı deli bir hasret
Her yanım senli sensizliklerde yarım.
Vapur sesleri susmuş, sesim sesine karışmış, yitmiş
Ruhunda raksı ruhumun
Ay yüreğimde çılgın bir mavi
Ve fonda hala o türkü
"tatlı dillim güler yüzlüm
Ey ceylan gözlüm
Gönlüm hep seni arıyor
Neredesin sen"
Sevgilim, İstanbulum
Ferman Karaçam
Bağlantılı Etiketler
Henüz hiç yorum yapılmamış...
Yorum Yap
(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.

