Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

#BirCoronÇinUygurMasalı- 2

#BirCoronÇinUygurMasalı- 2
Zalim Bilmez, 
Zulmün de bir kaynama ve Patlaması noktası vardır....

Ölümler, İşkenceler, Borsalar... 

Çinliler, Müslümanları işkence zoru ile ateist yapmak için kararlıymışlar. 
Kamplardan birinde bir Müslüman kimya Profesörü de varmış. 
Profesörü ateist yapmak için öyle işkencelerden geçirmişler ki, insan aklı bunu asla düşünemezmiş, düşünse, iflas edermiş.
Mesela bunlardan;
Testereli işkence,
Kemik kırma işkencesi,
Sandalye İşkencesi, 
Su Damlası İşkencesi,
Tabut İşkencesi, 
Çivili Tabut İşkencesi,
Yahudi Kazığı İşkencesi,
Kâfir Çatalı İşkencesi, 
Askı, Falaka... gibi her türlü işkenceyi yapmışlar Hoca’ya.
Sadece Hoca’ya mı? 
Elbette değil, kamplardaki herkese bu işkenceleri yapıyorlarmış Çinliler.
Bir keresinde Kâfir Çatalı işkencesinde iki çatalı Hocanın gırtlağına dayamışlar, demirin diğer uçları ile bazı kaburgalarını kırmışlar, kırılan kaburgalar Hoca’nın içinde her yanına batıyormuş.
Fakat en ağır olanı namus işi..! 
Namus işi deyince, bir insan olarak bunları söylemeye ne dilim, ne de vicdanım izin vermez.
Zaten ben yazsam bile, sizin de okumaya vicdanınız el vermez. 
O yüzden biz gene dönelim Hocaya;
Hoca’nın vücudunu öyle bir hale getirmişler ki, ailesinden en yakını bile, bu haliyle onu tanıyamazmış. 
Sonunda Hoca’nın bir bacağını dizinden kesmiş, bir gözüne de kalıcı hasar vermişler.
Ayrıca Hoca’nın vücudunun her tarafı kırık, ezik ve yaralarla doluymuş. 
Yine bir gece Hoca’yı Sandalye İşkencesinden geçirip, bayılınca da bırakıp gitmişler.
Bu arada hem Çin’de, hem de dünyanın muhtelif yerlerinde hatta dijital ortamlarda dedikodular ayyuka çıkmıştı.
Hoca hakkında bile, ipe sapa gelmez bir söylenti ortalıkta konuşuluyordu, mesela, onlardan biri de: güya bugünkü virüsü Hoca üretmiş ve Çinlilere musallat etmişmiş.
Milletin ağzı çuval değil ki büzesiniz, herkes bir şeyler söylüyor işte.
Bize göre ise gerçeği sadece Allah bilir. 
Söylentilerin muhtelif olması ve dijital medya yüzünden de hızlı yayılması, bütün dünyada paniğe, karmaşaya, yiyecek içecek yüzünden marketlerde kavgalara, korku ve endişeye sebep olmuştu. 
İnsanlar haksız değil.
Birkaç ay içerisinde virüs kırk elli kadar ülkeye yayıldı.
Virüs hangi ülkede can alsa, hemen o ülkeye sınır olan diğer ülkeler giriş, çıkışları kapatıyordu.
Bu arada, Çin’e virüsü el altından üretip bulaştırdığı ama, adı söylenmeyen süper ülkenin de adı artık, açık açık ifade edilmeye başlandı.
Bu ülke Amerika imiş.
Buna rağmen orada ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde de virüs hem yayılmaya, hem de can almaya başlamış.
Dahası, dünya borsaları tepetakla olmuş.
Ölümlerin dünyayı kasıp kavurması bir yana; Petrolün düşüşü, altının yükselişi ve borsada paraların eriyişi karşısında ağzını açıp aval aval bu tabloya bakan dünya para ve servet sahibi devlerin çaresizliği de görülmeğe değermiş.
Çin’de ise, son hızla yayılan virüs sebebiyle, Çinlilerin dengesi tamamen bozulmuştu.
Bu sebeple, başta, virüsün ilk çıktığı eyalet olmak üzere, Çin’in bazı bölgelerinde iç çatışmalar başlamıştı.

Aylan Kürdî mi, Yasir mi, İsa Yusuf mu? 

Çatışmalar yoğunlaştıkça Çin yöneticileri kuyruğu dik tutmak, memleketi bu beladan kurtarmak için azami gayret gösteriyor, bugün yarın bu virüsün Çin’i terk edeceğini söylüyorlarmış.
Gerçekten de virüs başka kıtalara da yayılmaya, oralarda da can almaya başlamış.
Diğer yandan, genel olarak Çin kamplarındaki beyin yıkama ve işkenceler hız kesmeden devam ederken, adı Hamza olan Müslüman kimya Hocası gibi “inatçı” kimseler üzerindeki işkenceler daha bir yoğunluk kazanmış.
Bunun sebebi şuymuş: Hamza Hoca ve benzeri kimseler Çinlilerin istemediği bazı sembolik hareketleri inatla yapmaya devam ediyorlarmış hatta, bu sebeple o kimselere su verilmesi yasaklanmış.
Bu kimselere bir günde sadece üç bardak su veriliyormuş.
Buna rağmen bir gün Hamza Hoca’nın hücresinde şöyle ilginç bir olay gelişmiş.
O gün Hoca’yı üç çeşit işkenceden geçirmişler.
Hücrenin içi Hoca’nın kanları ile sulanmış ve Hocayı bir canlı ceset gibi bırakıp, hücresini kilitleyip gitmişler. 
Fakat her zaman olduğu gibi fark ettirmeden mazgal deliğinden Hoca’nın ne yaptığını askerler gözetliyorlarmış.
Hoca bir süre sonra gözlerini açmış, mazgaldan sızan ışıklardan zamanı kestirmeye çalışmış ama, nafile.
Buna rağmen, şu andaki vaktin sabah olduğunu varsayıp, ellerinin içini duvara sürerek önce ellerini yüzüne sürmüş, sonra avuçlarının içini tekrar duvara sürmüş ve acılar içinde kıvrana kıvrana sol eli ile sağ kolunu, sonra sağ eli ile de sol kolunu sıvazlamış.
Bu hareketler bitikten sonra da ayağa kalkmak için epeyce uğraşmış fakat, imkânsız olduğunu anlayınca, tek dizi ile, diz üstü durmaya çalışıp, başını aralıklarla iki defa öne eğmiş, sonra başını doğrultup, kanlar içindeki beton zemine, zonklayan alnını koymuş.
Çinli asker, bütün bunları mazgal deliğinden not ederken Hoca o sırada kendinden geçerek alnı secdede iken bir yanına düşmüş.
Tepeden tırnağa bütün vücudu tatlı mı, tatlı bir sızı ile yanmaya başlamış.
Bir vakit sonra, sızıların, bedeninden ruhuna geçtiğini, daha az acı verdiğini ve hatta sızlayan yaralarının içinden bir çocuk gülümsemesinin bütün bedenine yayıldığını hissetmiş. 
Çocuk öyle tatlı tebessüm ediyormuş ki Hoca, bu tadın ve lezzetin ahengine kendisini iyice kaptırmış. 
Bu çocuk, ölmüş bedeni, Akdeniz kıyılarına vuran Aylan Bebeğe benziyormuş fakat, ilginç bir şekilde aynı zamanda, Çinli askerlerin onu ve ailesini ilk tutuklamaya geldiklerinde, evde, askerlere direnirken öldürdükleri oğlunun iki yaşındaki çocuğu yani, torunu İsa Yusuf’a da çok benziyormuş. 
Aslında, bu çocuk, bir süre önce Kudüs’te İsrail askerlerine karşı direnen Filistinli kadının kucağında iken, annesiyle birlikte, İsrail askerleri tarafından kurşunlanarak öldürülen Yasir Bebek de olabilirdi.
Veya, bu beden acılarını aşan ruh sızılarına dönüşen ve içinden gülümsemeleri hayal, meyal görülen çocuklar hem Aylan Kürdî, hem torunu İsa Yusuf, hem de Yasir olabilirdi.
Çünkü, yaralarından çıkan sızılar bazen üçünün birden, bazen tek tek çocuk gülümsemesi şeklinde beliriyordu.
Bunu ayırmada çok güçlük çekiyordu.
Zaten bu çocukları birbirinden ayırmak, pek de mümkün görülmüyordu....

(Devam Edecek) 

Ferman Karaçam - Haber 7 

fermankaracam@gmail.com 
fermankaracam@twitter.com 
twitter.com/fermankaracam 
facebook.com/fermankaracam 

Bağlantılı Etiketler

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha