Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Büyük Kayıp

Büyük Kayıp
Bu vefat haberi içimi çok acıttı.
Yunusça söylersek, gök ekini biçer gibi derinlerimdeki kapanmayan yaraların üzerinden tırpanlar, kıymıklar, cam parçası geçti yeniden.
Haluk Hoca’nın ölümü benim; Türkiye’ye özgü, kabuk tutmayan ve kıyamete kadar hep kanayacak olan içimdeki “dil yarası”nın üzerinden bir kez daha geçti.
O dil yarası ki, sevgili Mustafa Çalık şöyle demişti :”...Keşke Türkiye’de ki bütün Camileri, bütün medreseleri yakıp, yıksaydılar da, Dil’e dokunmasaydılar, dil inkılâbı yapmasaydılar.
Fransız devrimi her şeye dokundu, her şeyi yerle bir etti, fakat Academie Française’e dokunmadı.
Camileri, medreseleri yeniden yapardık ama, dil inkılâbının açtığı büyük yarayı kapatma imkânımız yok..”
Yok, evet yok.
Bugün okumayı sevmiyorsak, gençlerimize dilin tadını, dilin, yazının damaklara bıraktığı lezzeti veremiyorsak, okumayı sevemiyorsak bunun sebebi dil devrimidir.
Cemil Meriç diyor ki:” Dünyada iki büyük devrim yapıldı, biri 1789 Fransız Devrimi, diğeri 1917 Rus Devrimi.
İkisi de bütün kurumları yerle bir etti, adeta taş üstünde taş bırakmadılar ama, dile dokunmadılar, bizde evvelâ dili yani, hafızayı yıktılar, nesiller arasında ki irtibatı kopardılar, bundan daha büyük bir felaket olur mu..?”
Bence de, bu medeniyetin en büyük felaketi, Türkiye’de ki dil devrimi olmuştur.
Şeyh Galip’in mısralarında ki lezzeti tanımıyoruz ki, okumaya istek duyalım..!
Fuzuli’nin şiirinin damaklara bıraktığı tadın nasıl bir şey olduğundan haberimiz yok ki, okumayı sevelim..!
Fatih Sultan Mehmed’in (Âvni’nin) yazdıklarından bî haberiz, nereden bileceğiz daha yirmili yaşlarda Hak aşkının ve İstanbul aşkının ne olduğunu ve İstanbul’un nasıl fethedildiğini..!
Ahmede Hani’nin ne yazdığını bilmiyoruz, Melaye Cizîrî’nin Divanı ile, mısraları ile bağımız kopuk, Yunusu, Mevlana’yı dahi anlayamıyoruz, kim, nasıl anlatacak bize, ırkçılığın lanet bir şey olduğunu ve kardeşliğin dünya saltanatını tatmak olduğunu..!
Kudüs aşkının uykudan, yemeden, içmeden, dünya nimetlerinden el ayak çekmek olduğunu öğrenmek için Selahaddin Eyyubi’yi tanımak, Kudüs’ün bir Müslüman için ne demek olduğunu anlamak için bir parça Hz. Ömer’i, Kılıç Arslan’ı tanımak, bilmek gerekmez mi ..!
Mısır Fatih’i olan Yavuz Sultan Selim’in (Selimi’nin ) aynı zamanda dünya edebiyat tarihinde bir benzerinin daha yazılamadığı:

“ Sanma Şahım/ herkesi sen/ sadıkane/ yâr olur
Herkesi sen/ dost mu sandın/ belki ol/ ağyâr olur
Sâdıkâne/ belki ol/ bu alemde/ dildar olur
Yâr olur/ ağyâr olur/ dildâr olur/ serdâr olur

Mısralarını asılları ile yani, orijinal harfleri ile okumak kim bilir bize neler katacaktı..!
Ama biz, bırakın bütün bunları, ibadet ederken bile ne dediğimizi bilmiyoruz...
Nereden başladık, nerelere gittik.
Suç benim değil, Haluk Hoca’nın sağlığı değil, ölümü bile insanı işte böyle savuruyor.
Madem savrulduk iyice dağılalım; Yıllar önce ÖNDER, bu fakiri de Avusturya’ya davet etmişti, Türkiye’de İmam Hatip okuyamayan, gurbet ellerde okuyan gençlerle sohbet etmek için çağrılıydık.
Bir akşam kız öğrenciler Viyana’da bir pastaneyi tamamen, onlarla sohbet etmemiz için kiralamıştı.
Uzunca hasbihal ettik.
Gecenin sonunda tek tek sordum, şimdiye kadar Türkiye’den kimler geldi ve en çok kimlerin konuşmalarından etkilendiniz, aynı soruyu bir başka akşam Tuna nehrinin kıyısında erkek öğrencilerle yaşadığımız, o unutamadığım sohbet gecesinin sonunda da sordum, istisnasız, bütün gençler birinci sıraya Haluk Dursun Hoca’nın adını yazdılar.
Kupkuru satırlara yükledikleri devasa bilgileri genç beyinlere algılatıp, benimsetemedikleri için şikâyetçi olan Hocalarımız alınmasın ama Haluk Dursun Hoca; tarih ilmine kattığı mekân, akarsu, nehir, tabiat gibi unsurları bir şiir zevkine dönüştürerek sunuyordu okuyucusuna.
Haluk Hoca, ilme şevk ve yüksek irfan, dine sevgi ve neşve, bilgiye erdem ve ahlâk katan ve hepsini birlikte ilahi aşkın coşkusu ile yoğuran ve sunan bir adamdı.
Onu okurken ve dinlerken , “ İşte bizim uygarlığımızı omuzlayacak ilim insanı budur” diyorsunuz.
İnternette; kumrular, odasındaki avizenin üzerinde yuva yaptığı için makam odasını terk eden hikâyesi dolaşıyor.
Sinan’dan, Hâkâni’den, Gazzali’den, Attar’dan hatta Zarifoğlu’ndan Mantık’t-tayr okumuş, o mısralarda Hüthütün kuşlarla sohbetine şahit olmuş bir adam başka ne yapabilirdi ki?
Hoca, Tuna’yı ve Balkan coğrafyasını çok sevmiş ve sevdirmişti, son zamanlarda Fırat’ın ve Dicle’nin canına can katmak üzere yollara düşmüştü.
Canını bu uğurda, bu yolda verdi.
Ahmet Haluk Dursun Hoca HAKK’a yürüdü.
O bir nil, tuna ve bir tarih kahramanıydı.
Kurumuş akademik hayatımızın kılcal damarlarına etki edecek kadar taze kan ve yepyeni bir sevgi iklimi sunmuştu.
Sevgi, Aşk, Ahlâk ve Erdem medeniyetinin yüzü ak temsilcilerindendi.
“ Vakti Şerif” gelmiş Hocam, kul neylesin, mekânın cennet olsun.

Cümleden Cümleye....
Kibirden başı havada olan kimsenin dostları, sonunda kendisine düşman olurlar.
Her kim tembelliği adet edinirse horlukla baltayı ayağına vurur.
Öfkesini yenemeyen kimse sonunda çok pişmanlık çeker.
Hele miskin ve obur kimse ise insan değil, belki, öküzden, eşekten daha aşağıdadır.
Feridüddin Attar/ Pendnâme


Ferman Karaçam - Haber7

fermankaracam@gmail.com
fermankaracam@twitter.com
twitter.com/fermankaracam 
facebook.com/fermankaracam 

Bağlantılı Etiketler

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha