Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

45 Saniye İçinde

45 Saniye İçinde
Bugün 17 Ağustos.

1999 Yılının 17 Ağustosunda yani, bundan yirmi yıl önce bugün Türkiye, tarihindeki en acı afetlerden birine sahne oldu.

Marmara bölgesi büyük bir deprem felaketi ile sarsıldı ve başta Gölcük, İzmit, Sakarya, Yalova olmak üzere bölgemiz büyük bir yıkıma uğradı ve binlerce şehit, on binlerce yaralı verdik.

Maksadım o büyük ve tarifsiz acıların tekrar hatırlanmasını sağlamak değil ama, İstanbullu başta olmak üzere görüyorum ki, hala, kentsel dönüşüme direnen hatırı sayılır oranda vatandaşımız var.

Bunu asla kabul edemiyorum.

Bu konuda özverilerinden dolayı Esenler, Üsküdar ve Zeytinburnu halkına ve gayretlerinden dolayı değerli Başkanlar; Mehmet Tevfik Göksu, Hilmi Türkmen ve Murat Aydın (şimdi Beykoz Belediye Başkanı) Beylere teşekkürlerimi arzediyorum.

17 Ağustos 1999 felaketinin en unutulmaz simalarından biri hiç şüphesiz Sacit Ağabeyidir.

Sacit Onan Ağabeyi ile ilgili, o sıralarda ve daha sonrasında İstanbul’da, Kocaeli’de....yaşadıklarımızı notlar halinde muhafaza ediyorum.

İnşallah nasip olursa yazarım.

Deprem felaketi sırasında yazdığım aşağıdaki şiirime ve daha birçoğuna ses oldu, güzel insan, vefalı dostum, arkadaşım ve ünlü ses sanatkârı ağabeyime rahmet, eşi hanımefendiye sabır ve metanet diliyorum.

Bu vesile ile, Marmara depremi şehitlerini rahmetle anıyorum.

http://video.haber7.com/video-galeri/74966-sacit-onanin-sesinden-istanbuldan-adapazarina-siiri

45 Saniye İçinde

İstanbul’dan Adapazarı’na, Yalova’ya, Bursa’ya, İzmit’e...

Yolcu otobüsleri vardır.

Ben hep trenle gidip gelirim.

Eskisi gibi el sallanmıyor otobüslerin ardından, su dökülmüyor, gidenlerin kavuşması için, dua edilmiyor sıkça.

Hâlbuki bir gün ya da bir gece, yolcu ettiklerimiz bir daha geri dönmeyebilir.

Siz denizin beş harf olduğuna bakmayın.

Denizden sızan normaller dışında, yani mavi türkülerin dalgalarla kıyıları köpük-köpük dövmesi dışında, deniz; derinliklerinde hep büyük sırlar gizlermiş meğer.

Denizde inciler, mercanlar, yosunlu kayalar, dev yunuslar vardır.

Şimdi öğrendim, kırk beş saniye içinde; denizin dibinde alevden dağlar da varmış.

O gece, büyülü sessizliğini örmüştü uykularımızın üstüne.

Sıcacık ve mavi bir ağustos on yedisi mışıl-mışıl uyuyordu koynumuzda; bir bebek annesinin karnında nefeslenir gibi nefesleniyorduk.

Aslında gece ile biz her zaman, birbirimizin koynunda uyurduk ve güvenirdik birbirimize.

Dost-dost, kardeş-kardeş, sarmaş-dolaş olurduk gece ile.

Sen bir mektubunda; “saatin tik-taklarını, gecenin sessizliğinde beynine giydirmek kolay mı sanıyorsun” demiştin ya?

Kolay değilmiş meğer

O gece sık ağaçlı yerlerin göğünde yıldızların kıpır-kıpır olduğunu söylüyorlar.

Aklımda hep sen varsın.

Düşümde annemi gördüm.

Annem üzgün hatta, ağlamaklıydı.

Senin başına bir şey geleceğini düşündüm.

Hep kaygılıydım.

Fakat, emniyeti ihmal etmedim asla.

Yastığım ıslaktı.

Gece yarısından biraz sonra tersine çevirdim.

Sana dua ettim, anneme Fatiha gönderdim, üstüme incecik bir örtü aldım.

Pencerem açık, sen aklımda, yüreğim ağzımda, gözlerim tavanda, öylece uyumuşum.

Duvarda Kızkulesi’nin yağlı boya tablosu var, hemen yanında senin dev hayalin.

Saat kaç; bilmiyorum.

Duvar sarsılıp üstüme geliyorken uyandım ve o korkunç, eşi benzeri olmayan uğultu penceremden odama doluyor.

Uğultu toz bulutu halinde, İstanbul’un yerini göğünü kuşatıyor.

Yatak odalarından çığlıklar yükseliyor.

Arabaların alarmları boşalıyor, köpekler havlıyor, taş, tuğla, demir, beton ve eşya homurtuları birbirine karışıyor, yıldızlar inanılmaz şekilde peş peşe düşüyor, elektrikler sönüyor ve feryatlar karanlıkların avurtlarından, uğultunun kanatlarına tutunup göklere yükseliyor.

Bir çocuğun karanlığı yırtan sesi, sarsıntılara direnen duvarlarda yankılanıyor: Anneee....

Ayağıma bir şey düşüyor.

Fakat acıyı duymuyorum.

Yüreğim orada, aklım sende, bedenim burada, ruhum çırpınıp duruyor, sonsuz bir umutla.

Umut: Lailaheillallah.

İşte tam sırası tutunmanın.

Tutunuyorum: Lailaheillaallah.

Sen aklımdasın; sen, sen, sen.

Seni unutamıyorum.

Sen; otuz beş yaşında Elif’sin, kırk beş yaşında Fuat’sın, ondokuz yaşında Şirin’sin.

Bense Ferhat’ım.

Ferhat: elimde kazma, bu beton yığınlarının altından sana ulaşacağım.

Islak mavi bir ipek hışırtısı ve incecik bir sızı gibi ses’in derinlerden geliyor.

Enkaz bir dağ gibi duruyor önümde.

Nefesin sızıyor aralıklardan.

Elini uzatsan, diyorum.

Hemen yanı başındayım işte, şurada.

Fakat sen beni duymuyorsun, elini uzatmıyorsun.

Aklım sende, yüreğim sende, ruhum sende kalıyor.

Tenim burada kalıyor.

Biz seninle ayrı tellerden çıkan tek ses gibiydik.

Öyle değil mi?

Deniz ve gece tekin değilmiş, bunu şimdi öğrendim; kırk beş saniye içinde.

Anneler yavrum diyor,

çocuklarsa anneee....

Babam, kar beyazı güzelim sakallarının arasından, çeperleri nemli yeşil gözleriyle, gözlerimin içine bakar ve şöyle derdi; “Oğlum ölüm, gözün siyahı ile beyazı kadar yakındır bize” ve eklerdi :

“günahlar affedilebilir, fakat meydan okuma, asla.”

 
CÜMLEDEN CÜMLEYE.....

Hamlet:

Neden olmasın?

Evet ya !

Ama şimdi kurt sultanların emrinde, bu çenesiz, tepesini mezarcı küreği delmiş kafa.

Ne yaman bir devrim bu, gören göz için.

Bu kemikler böyle ayak altında olmak için mi bunca nimetlerle beslendi?

Kemiklerim sızlıyor düşündükçe.

Shakespeare/ HAMLET


Ferman Karaçam - Haber7

fermankaracam@gmail.com
fermankaracam@twitter.com
twitter.com/fermankaracam 
facebook.com/fermankaracam 

Bağlantılı Etiketler

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha