Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Erzurum'da bir Şubat günü

Erzurum'da bir Şubat günü
Ferman Karaçam / "Yaralı Öyküler" Kitabı

Yarın elbet güzeldir. 
Yarın elbet güneş dökecektir okşayıcı sıcaklığını yeryüzüne. 
Toprak yarın elbette daha verimli olacak. 
Toprak sancıdadır; akılların ermeyeceği güzellikteki güllerin doğumuna muştudur bu sancı; ondan fışkıran çiçekler, içimizde yeşeren umut çiçekleriyle aynı kökün sarmaşığıdır. 
Bu delikanlı ise benim içimde boy atmış terli bir filizdir şimdi. 
Onun çocukluğu, içinin çocukluğuyla birlikte büyüyecek... 


Erzurum. Kış, bin dokuz yüz yetmiş dokuz. Kurşunlu Medresesi. Cami ile medrese arasındaki daracık koridorda tipi savrulup, uğulduyor. Birkaç adım ötesini görmek mümkün değil. Kimi kuşlar bir şaşkınlık sonucu olsa gerek korunaklarından çıkmış, fırtınaya tutulmuşlar. Belki de açtırlar, kim bilir.
    
Açlık ah... Bu delikanlı da aç, ailece aç olduklarını söylüyor. Yani şaşkınlık sonucu çıkmamış evinden. Ekmek, kömür alacak para bulmak için çıkmış evinden. O da serçe kuşlar gibi tipiye tutulmuş ve Kurşunlu Medresesi'ne gelmiş, bizim kapımızı çalmış.

Ayağımın altında yumruk kadar bir buz parçası kayıyor. Onunla birlikte ben de kayıyor ve düşüyorum. Sol yanımın üstüne düştüm. Hemen etrafıma bakıyorum; evet gülüyorlar. Peki ama benim düşüşümden onlara ne? Olsun, ne olursa olsun aldırmıyorum, (aldırmıyor muyum) toparlanıp kalkıyorum. Üstümün karlarını temizlerken ellerim üşüyor, onları hızla ceplerime daldırıyor ve yürüyorum. 

Bu arada koltuğumda kitaplarımın olmayışına seviniyorum; üşüyorum. O sırada yanımda birinin benimle yürüdüğünü hatırlıyorum. Başımı çeviriyorum; gömleğinin kolu çok kirli, kulaklarıyla burnunun ucu kızarmış, pantolonunun dizi yırtık. Oradan; beyaz mı, kahverengi mi pek seçemediğim bir donu olduğunu gördüm. Ha adı neydi sahi? Oof ne kötü hafızam var...

Pekala sonra, diyorum, başımı önüme eğerek. Biraz duraksadıktan sonra birkaç adım atıp konuşuyor; "Babamın filmini çektiler, araştırmada ... lira istediler. Sekiz yüz lirasını verdik, ötekini verecek paramız yok. Babam çaycılık yapıyordu, akşam sobayı yakmadık. Annem iki gündür ekmek alamadı, akşam komşumuzun biri üç ekmek yolladı... Bugün görüş günü, annem dedi ki; İbrahim dayı... Kurşunlu Medresesi... Yol parası, yirmi lira..." Yürüyoruz. Üşüyorum (o da üşüyor mu) yol parası, kömür parası, film parası, odun, soba, komşu, ekmek, pantolon, imam - hatipli orta bir...

Ayaklarına takılıyor gözlerim bir ara. "Trabzon lastiği" giymiş. Kirli lacivert kadife pantolonunun paçalarının ne denli kısa olduğunu da görüyorum. Yürüyoruz. Bir fırtına nöbeti ani refleksle yüzümü ondan çevirmemi gerektiriyor. Geçiyor. Ya da biz onu geçiyoruz. Başımı kaldırıyorum. Yanımdakine bakabilir miyim, diye geçiriyorum içimden. Hayır, bakamıyorum.

Dirseklerimle kaburgalarımı iyice sıkıyorum. İşte baktım; başı açık, ceketi de yok (sahi yok mu). Bir fırtına nöbeti daha geliyor. Bu seferki içimi soğuk soğuk yalıyor. Tepemden tırnağıma değin derimin üstünde ıslak, soğuk bir ter yayılıyor; ceketi de yok, başı da açık... 


Yürüyorum iç içe aynalar ve acılar çünkü sen yoksun. 
Sen yoksan bahar da yok. 
Kelebekler, deniz, arılar ve bal da yok. 
 Oysa işçiler...
Öfkesi sokaklara taşmış emeğin. 
 Emeğin kolları budanmış, taş yontularına dönüşmüştü. 
 Çocukları bir şeyler boğuyordu. Bense bir yanımı sana sunuyorum; ağrıyan bir yanımı. 
Ve sulayasın diye sana sunuyorum yeryüzünü. Yar, avuçlarının içi gülbahar.
gün batar ay doğar çıkar yıldızlar / ay batar gün doğar diner sızılar 
bulut akar, ay bölünür, göl kurur / kurulur yeniden çağ güzel güzel 
ya da şöyle mi demeliyim: 
seni bir sır gibi sakladım / makası kırılmış trenleri gösterip çocuklara 
sana yalan söyledim / yoksulluk bir kıran gibi düşünce evlerimize / bir şarapnel gibi saplanınca etimize açlık / üstümüze bir sağnak gibi inince zifiri karanlık / küf kokan bodrumlardan sapsarı yüzleriyle çocuklar / ince ince sızılar gibi karışınca kanıma / sigara da içilmiyor, uyku da uyunmuyor / al götür bu bedeni karşı kıyıya


Karşısına geçiyoruz yolun. Belediye sarayının yanında… (Belediye sarayı mı dedim, oysa yazının yönü, caddelerin adı, kafaların içi, insanların dışı, suların akışı, akışların rengi, renklerin ahengi, ahenklerin şuuru, şuurların zuhuru... Değiştirileli beri sarayların adı da köşk olmamış mıydı) Her neyse işte, orada duraklıyoruz. Cebimi ters çeviriyorum. Baksam mı? Hayır, bakamıyorum. Ya sigara param? Oh! Evet, evet bir sigara yakıyorum. Çocuk gidiyor. İyi gitsin. Şimdi rahatlayabilirim, Cumhuriyet Caddesi’nin öbür başına kadar koşabilirim, bağırabilirim, susabilirim, okula gidebilirim. Giderken İmam - Hatip'in önünden geçebilirim. Birine saatin kaç olduğunu sorabilir miyim sahi; pouvez-vous me dire I’heure gu’il est monsieur ya da sera-t-il demain plus tarde monsieur? Ama hiç kimse bir şey anlamaz ki. 


İyi, anlamasınlar, anlamayın, anlamadılar, anlamadık, anla, an, a... ay... ya, yarın, yarın elbette güzel olacak, yarın elbette güneş okşayıcı sıcaklığını sunacaktır yeryüzüne. 
Toprak, yarın elbette daha verimli olacak, daha dinecek sancısı, bunca bilenmeden sonra topraktan fışkıran çiçekler, içimizde büyüyen bu öfkeli umut çiçekleriyle sarmaş - dolaş olacaktır. 
ateşe ah’lara düşen yüreğim / neylesem ne etsem dindirsem seni 
bu ne özlem böyle dağa, dağlara / deşsem mi içini, döksem mi senin 
buzlu taşlar alsam üstüne koysam / ya bulsam ilacın sussan yüreğim 
bir çölde var bir de sende ayağın / çocuk düşlerinde izi yüreğim
İsmail mi öptü koydu koynuna / Kurban gibi boynun büktün yüreğim 
Boynum bükük, Yüreğim alev alev. 
Yürüyorum. 
 Bu defa Kurşunlu'ya doğru dönüyorum. 
İşte sekiz numara. 
İyi ki kimse yok; Faruk yok, Mustafa yok, Ahmet yok, yan taraftakiler de yok. 
Kilidi açıyorum. 
 Üşüyorum. 
 Parkamı açıyorum. 
Üstüme battaniyeyi çekiyorum. 
Kollarımı ensemin altında üst üste koyuyorum. 
"Annem dedi ki, İbrahim dayı, yol parası, görüş günü, ekmek yok, soba, kömür, 
film parası..."
Radyoyu açıyorum: Afganistan, Ruslar Afganistan'da… 
Hayır delirebilirim. 
Kapatıyorum. 
Gözlerim tam karşı duvardaki mısralara takılıyor… 
Ömer Özbay’ın And şiirini kocaman kocaman yazmışım duvara. 
"Bizi de bulur elbet / döne döne, 
O devran dedikleri dem, iki gözüm, sevdalım / işte o gün / gün gün olacak / gün harman olacaktır. 
Ve bu kara / bu karanlık günlerin / birer birer bir tanem / hesabı sorulacaktır / hesabı sorulacaktır."

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha