Diyarbakır'ın kar çiçekleri ya da etten tırnak sökmek
—Ferman Karaçam / "Yaralı Öyküler" Kitabı
Mümkün olsa da yürekten sevgiyi koparsalar ve götürüp dünyanın başka bir köşesinde, yerin binlerce kilometre derinliğine gömseler.
Üstüne de bütün dağları koysalar.
Gün olur bakarsınız ki sevgi, dağların tepesinde bir kar çiçeği olarak fışkırır çıkar.
Evet, öyle oldu.
Bizim medeniyetimizi yerin binlerce kilometre derinliğine gömüp, üstüne de dağları bindirdiler.
Ama medeniyetimiz, o yüce dağların tepesinden kar çiçekleri gibi fışkırdı, çıktı.
Bilemediler ki dağları, taşları, vadileri aşıp kıvrım kıvrım akıp okyanusa ulaşan ırmakların bir bildiği vardır.
Bilemediler ki Kerem niye yanar, Ferhat niye dağları deler, Mecnun çöllerde ne arar.
Bütün bunları nereden bilsinler, onların kafasında içi boşaltılmış öyle çok cilalı kavramlar vardı ki gözleri kamaşıyordu, zavallıların.
Onlar; mağaranın girişinde yuva yapan güvercini, mağaranın önünde duran örümceği nereden bilsinler?
Oysa insanı Yaratıcısı’ndan koparan hiçbir cihaz keşfedilemedi ve keşfedilemeyecek.
Çünkü İnsanın ruhu tanıktır.
Bu tanıklar bilirler; Gül bizimdir.
Gül bizim uygarlığımızın adıdır.
Çölü de biz biliriz.
Hangi bakışların toprağı çöl yaptığını, yeryüzünde kimse bizim kadar bilmez.
Sözün sesle olan ahengini, ışığın renkle dansını ve rengin, bülbül sesiyle olan ahengini biz biliriz.
Derin bir ruh bunalımı kavşağından geçiyor insanlık.
Kaos, bu son birkaç yüzyılın en temel ve en belirgin özelliğini oluşturuyor.
Nasıl ki İslam geldi, insanı o ruh bunalımından ve cahillikten kurtardı ise, bugünün insanını da yine İslam kurtaracaktır.
Kucaklarınızı geniş açın.
Sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı sularını kollarınıza ve yüzünüze inançla sürün.
Alınlarınızı secdeyle parlatın. Yüreklerinizi yaratıcının aşkıyla arındırın ve büyütün.
Öylesine büyütün ki bütün insanlık yüreğinizde fokurdasın.
Yunus gibi Mevlana gibi Şeyh Galip gibi Hz. Ebubekir gibi...
Ve Efendimiz; savaşta dişini kıranlara beddua etmeyen, insanlığın zirvesi Efendimiz.
İnsanlığın övüncü efendimiz.
Yeryüzünün, gökyüzünün, yerle gök arasındakiler ve ötedekilerin her şeyin ve herkesin; yüzü suyu hürmetine yaratıldığı efendimiz...
Bilmenizi istiyorum ki O’na ümmet olan herkes Onu anlamadan, O'nu kavramadan, O'nun mesajının, tamamına yakınının aşk, diğer geriye kalanının ise ilim ve emek olduğunu, bu çağın buhranda kıvranan insanına bunu bir kurtuluş sur'u gibi üflemeden, bu insanlık kurtulmayacaktır.
Mümkün olsa da; insanlığı kurtaracak bu sevdayı yani sonsuzluğa olan aşkımızı içimizden kopararak, toprağın derinliklerine gömseler ve üzerine de kâinattaki bütün dağları koysalar, bizim sonsuzluğa olan aşkımız en yüksek dağın tepesinde, bir gün, bir kar çiçeği olarak fışkırıp çıkacak, yüreğimizle buluşacaktır; er veya geç.
Üstüne de bütün dağları koysalar.
Gün olur bakarsınız ki sevgi, dağların tepesinde bir kar çiçeği olarak fışkırır çıkar.
Evet, öyle oldu.
Bizim medeniyetimizi yerin binlerce kilometre derinliğine gömüp, üstüne de dağları bindirdiler.
Ama medeniyetimiz, o yüce dağların tepesinden kar çiçekleri gibi fışkırdı, çıktı.
Bilemediler ki dağları, taşları, vadileri aşıp kıvrım kıvrım akıp okyanusa ulaşan ırmakların bir bildiği vardır.
Bilemediler ki Kerem niye yanar, Ferhat niye dağları deler, Mecnun çöllerde ne arar.
Bütün bunları nereden bilsinler, onların kafasında içi boşaltılmış öyle çok cilalı kavramlar vardı ki gözleri kamaşıyordu, zavallıların.
Onlar; mağaranın girişinde yuva yapan güvercini, mağaranın önünde duran örümceği nereden bilsinler?
Oysa insanı Yaratıcısı’ndan koparan hiçbir cihaz keşfedilemedi ve keşfedilemeyecek.
Çünkü İnsanın ruhu tanıktır.
Bu tanıklar bilirler; Gül bizimdir.
Gül bizim uygarlığımızın adıdır.
Çölü de biz biliriz.
Hangi bakışların toprağı çöl yaptığını, yeryüzünde kimse bizim kadar bilmez.
Sözün sesle olan ahengini, ışığın renkle dansını ve rengin, bülbül sesiyle olan ahengini biz biliriz.
Derin bir ruh bunalımı kavşağından geçiyor insanlık.
Kaos, bu son birkaç yüzyılın en temel ve en belirgin özelliğini oluşturuyor.
Nasıl ki İslam geldi, insanı o ruh bunalımından ve cahillikten kurtardı ise, bugünün insanını da yine İslam kurtaracaktır.
Kucaklarınızı geniş açın.
Sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı sularını kollarınıza ve yüzünüze inançla sürün.
Alınlarınızı secdeyle parlatın. Yüreklerinizi yaratıcının aşkıyla arındırın ve büyütün.
Öylesine büyütün ki bütün insanlık yüreğinizde fokurdasın.
Yunus gibi Mevlana gibi Şeyh Galip gibi Hz. Ebubekir gibi...
Ve Efendimiz; savaşta dişini kıranlara beddua etmeyen, insanlığın zirvesi Efendimiz.
İnsanlığın övüncü efendimiz.
Yeryüzünün, gökyüzünün, yerle gök arasındakiler ve ötedekilerin her şeyin ve herkesin; yüzü suyu hürmetine yaratıldığı efendimiz...
Bilmenizi istiyorum ki O’na ümmet olan herkes Onu anlamadan, O'nu kavramadan, O'nun mesajının, tamamına yakınının aşk, diğer geriye kalanının ise ilim ve emek olduğunu, bu çağın buhranda kıvranan insanına bunu bir kurtuluş sur'u gibi üflemeden, bu insanlık kurtulmayacaktır.
Mümkün olsa da; insanlığı kurtaracak bu sevdayı yani sonsuzluğa olan aşkımızı içimizden kopararak, toprağın derinliklerine gömseler ve üzerine de kâinattaki bütün dağları koysalar, bizim sonsuzluğa olan aşkımız en yüksek dağın tepesinde, bir gün, bir kar çiçeği olarak fışkırıp çıkacak, yüreğimizle buluşacaktır; er veya geç.
Epey uzun sürdü, güç oldu ama, nihayet bütün Cezaevi’ne tektip elbise giydirildi. Koyu mavi pantolon ve ceketten oluşuyor bu elbise. Giyenler giydi. Giymeyenlere zorla giydirildi. En son otuz birinci koğuşa giydirilecek.
Otuz birinci Koğuş: Yaş ortalaması on yedi on sekiz civarında. Bin dokuz yüz seksen Askeri İhtilali'nden önce daha küçük imişler. Üzerinde silah bulunan, Pkk’ya yardım ve yataklık yapan, sempatizan olan, yaralama vb. gibi sebeplerden içeri atılmışlar. Yaşları küçük ve sayıları da fazla olduğu için büyük bir koğuşta toplamış, başlarına da Türkçe öğretsinler diye uçak kaçırmaktan tutuklu Yılmaz Yalçıner, Ömer Yorulmaz, Mekki Yassıkaya'yı koymuşlar. Bir süre sonra hem Türkçe’yi, hem de İslam’ı tam bir sahabe anlayışı ve duyarlılığı ile öğrenmiş, benimsemişler.
Bunların elbisesini giydirmek için E Blok amiri olan Asteğmen görevliydi. Aynı dönem, Tuzla Piyade Okulu'ndan birlikte geldiğimiz bir arkadaştı Asteğmen. Benden yardım istedi. Ben de çok istekliydim, otuz birinci koğuşun tek tiplerini, kan dökmeden giydirmek için. Aslında daha öncede tatlılıkla çözmek istedikleri işler bana verilmişti; birkaç gün önce Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın tektip elbiselerini de ben giydirmiştim; Mehdi Zana bana problem çıkarmamıştı. Ama, "Şöyle yere uzanayım, pantolonu askerler giydirsin" demişti. Ben de öyle yaptım; anlaştık. Fakat bu çocukları ikna etmek zordu. Bir haftalık bir gecikme ile koğuşun yarısını ancak ikna etmiştim. Diğer yarısı "biz giymiyoruz" dediler. Asker; aç kurt gibi. Dışarıda Pkk’nın askerimizi şehid etmesi burada, cezaevinde görev yapan askerleri çılgına döndürüyor. Bunu çok iyi bildiğim için uzaklaştırdım askeri. Ve aklı başında on beş kişi ile bu işi yapacak, tektip elbiseleri çocuklara giydirecektik. Fakat nereden çıktığı belli olmayan aç kurtlar, bizim de emrimizi duymadı, dinlemedi ve saldırdılar çocuklara. Cop'ların biri kalkıp, biri iniyor, çocuklar tekbir getiriyordu. Belki de ömrümün en çelişkili, en bedbaht, en zor gününü yaşıyordum. Ve bir süre sonra çıkan kanla birlikte ben de kendimi kaybettim. Öykünün sonunu hatırlamıyorum. Şu kadarı hariç; Nevşehirli, babayiğit asker, beni silkeliyordu ve "komutanım, komutanım, kendinize gelin, yüzbaşı geliyor" diyordu hıçkırarak.
Diyorum ki;
ben buradayım işte.
Hem dimdik ayakta, hem yıkık ve yalnız kalan sesimi arıyorum, ciğerlerimin, gırtlağımın, dilimin, dudaklarımın sesini.
Kendi sesimi arıyorum; ısırganda çare arıyorum yitik sesim için.
Sessizliğin içinden, renklerden, desenlerden, köylerden, kentlerden, beldelerden, ülkelerden kovulan sesimi arıyorum.
Akıl ülkesinden, yürek diyarından, gönül toprağından, ruh vatanından kovulan sesimi arıyorum.
Bir ülkünün, bir idealin, büyük bir uygarlığın sesiydi sesim.
Ve yiğit bir sesdi.
Seslendiğinde, ırmaklar çağıldardı, sular kaynağından fışkırır akardı parmaklarından sevgilinin.
Denize, okyanusa dönüşürdü, babamın sessizliğinde benim sesim.
Babam’ın sessizliğinde; Ardahan'ın çocukları bülbüle dönüşürdü medreselerimizde.
Annemin leçeğinin sessizliğinde uçuşurdu dualar, bembeyaz güvercinlerle, mavi sonsuzluklara.
Annem'in ve babamın sessizliğinde büyüyüp, üç kıtaya yayılan devasa sesimi yitirdim; yıkıldım, kırıldım, budandım, savruldum, küçüldüm ve ah alçılandım.
Bütün vücudum, dört bir yanım, dört bir yönüm alçılı.
Sağım, solum, önüm, ardım, üstüm, altım alçılı.
Kuzey'im, Güney'im, Doğu'm, Batı'm alçılı.
Parmak uçlarımı kımıldatamıyorum.
Bosna'da, Çeçenistan'da, Filistin'de, Cezayir’de.
Kımıldayan parmak uçlarıma yeniden, daha kalın bir kat alçı sıvıyorlar; Afganistan’da, Türkistan'da, Keşmir'de, Eritre'de, Azerbaycan'da, Irak'ta, Libya'da, Kıbrıs'ta dört bir yanımda alçı var.
Aranıp duruyorum sesimi.
Gölgesinde doğduğum dev bir çınardı benim sesim.
Sesim yiteli şehirlerimizin önüne kocaman bir "ah" koyuyor şimdilerde şairlerimiz; ah Hama, ah Kudüs, ah İstanbul!
Çok gariptir, İstanbul’u Ankara yönetiyor.
Yani, İstanbul’un İstanbul’da oturan bir baş'ı yok.
Şimdi İstanbul’un Ankara da oturan bir başbakanı var.
Bıyıkları terliyor esmer bir çocuğun, göğüs kafesimde.
Seksen ihtilalinin ardından üç yıl geçmiş, Diyarbakır kan revan ahlarda, acılarda çırpınıyor, çırpınıyor; Askeri Cezaevi'nde otuz birinci koğuşta, tektip elbise giyilecek, sıraya dizilin.
Saçları bahar kokuyor Veysi'nin, ameliyat olmuş midesinden.
Bıçak gibi bakıyor Ömer minik gözlerinden.
Kılıç gibi duruyor Abdurrahim...
Hadi ben yokum diyelim.
Siz giyin, n'olur giyin çocuklar.
Ben belalı bir yoldayım, anlayın, giyin.
İkiye bölünüyorlar; bir kısmı gönüllü giyecek.
Ötekiler koğuştan çıksın, giy+di+ri+le+cek...
Kayıp düşme avuçlarımdan Diyarbakır, gitme bir yerlere.
Ben hep çöl acılarının külünden doğdum, bilirsin.
Haydi, çocuklar giyinin lacivert tek tipleri.
Olmuyor, giymiyorlar.
Ve çığlıklar kana bulanıyor; Allah'u Ekber çığlıkları.
Ağyar düşlüyorum, zehir, haram soluyorum.
Ağzım yanıyor.
Saçlarına düşmüş ölüm ağrısı.
Çekip gidilmiyor her taraf hain.
Ve ah ulu katındayım.
Fark edildiğimde acz; işte
Boynum
İlmik
Bıçak
Ustura
ve sen
Daha yeni ameliyat olmuş Veysi.
Yarası, dikişleri taptaze.
Nasıl coplanır yaralı çocuk böyle zalimce.
Şimdi ben de yokum.
Ben de o'yum.
Ben de sesimi arıyorum, sesim çıldırmıyor otuz birinci koğuşun koridorlarında ve ben de tutunuyorum sıkıca; Allah'u Ekber, Allah'u Ekber...
Sonra döndüm ve avazım çıktığı kadar haykırdım içime:
Hey gelin, yetişin!
Burada, Diyarbakır'da kardeşliğimizi katlediyorlar, yetişin, etten tırnak söküyorlar.
Hem dimdik ayakta, hem yıkık ve yalnız kalan sesimi arıyorum, ciğerlerimin, gırtlağımın, dilimin, dudaklarımın sesini.
Kendi sesimi arıyorum; ısırganda çare arıyorum yitik sesim için.
Sessizliğin içinden, renklerden, desenlerden, köylerden, kentlerden, beldelerden, ülkelerden kovulan sesimi arıyorum.
Akıl ülkesinden, yürek diyarından, gönül toprağından, ruh vatanından kovulan sesimi arıyorum.
Bir ülkünün, bir idealin, büyük bir uygarlığın sesiydi sesim.
Ve yiğit bir sesdi.
Seslendiğinde, ırmaklar çağıldardı, sular kaynağından fışkırır akardı parmaklarından sevgilinin.
Denize, okyanusa dönüşürdü, babamın sessizliğinde benim sesim.
Babam’ın sessizliğinde; Ardahan'ın çocukları bülbüle dönüşürdü medreselerimizde.
Annemin leçeğinin sessizliğinde uçuşurdu dualar, bembeyaz güvercinlerle, mavi sonsuzluklara.
Annem'in ve babamın sessizliğinde büyüyüp, üç kıtaya yayılan devasa sesimi yitirdim; yıkıldım, kırıldım, budandım, savruldum, küçüldüm ve ah alçılandım.
Bütün vücudum, dört bir yanım, dört bir yönüm alçılı.
Sağım, solum, önüm, ardım, üstüm, altım alçılı.
Kuzey'im, Güney'im, Doğu'm, Batı'm alçılı.
Parmak uçlarımı kımıldatamıyorum.
Bosna'da, Çeçenistan'da, Filistin'de, Cezayir’de.
Kımıldayan parmak uçlarıma yeniden, daha kalın bir kat alçı sıvıyorlar; Afganistan’da, Türkistan'da, Keşmir'de, Eritre'de, Azerbaycan'da, Irak'ta, Libya'da, Kıbrıs'ta dört bir yanımda alçı var.
Aranıp duruyorum sesimi.
Gölgesinde doğduğum dev bir çınardı benim sesim.
Sesim yiteli şehirlerimizin önüne kocaman bir "ah" koyuyor şimdilerde şairlerimiz; ah Hama, ah Kudüs, ah İstanbul!
Çok gariptir, İstanbul’u Ankara yönetiyor.
Yani, İstanbul’un İstanbul’da oturan bir baş'ı yok.
Şimdi İstanbul’un Ankara da oturan bir başbakanı var.
Bıyıkları terliyor esmer bir çocuğun, göğüs kafesimde.
Seksen ihtilalinin ardından üç yıl geçmiş, Diyarbakır kan revan ahlarda, acılarda çırpınıyor, çırpınıyor; Askeri Cezaevi'nde otuz birinci koğuşta, tektip elbise giyilecek, sıraya dizilin.
Saçları bahar kokuyor Veysi'nin, ameliyat olmuş midesinden.
Bıçak gibi bakıyor Ömer minik gözlerinden.
Kılıç gibi duruyor Abdurrahim...
Hadi ben yokum diyelim.
Siz giyin, n'olur giyin çocuklar.
Ben belalı bir yoldayım, anlayın, giyin.
İkiye bölünüyorlar; bir kısmı gönüllü giyecek.
Ötekiler koğuştan çıksın, giy+di+ri+le+cek...
Kayıp düşme avuçlarımdan Diyarbakır, gitme bir yerlere.
Ben hep çöl acılarının külünden doğdum, bilirsin.
Haydi, çocuklar giyinin lacivert tek tipleri.
Olmuyor, giymiyorlar.
Ve çığlıklar kana bulanıyor; Allah'u Ekber çığlıkları.
Ağyar düşlüyorum, zehir, haram soluyorum.
Ağzım yanıyor.
Saçlarına düşmüş ölüm ağrısı.
Çekip gidilmiyor her taraf hain.
Ve ah ulu katındayım.
Fark edildiğimde acz; işte
Boynum
İlmik
Bıçak
Ustura
ve sen
Daha yeni ameliyat olmuş Veysi.
Yarası, dikişleri taptaze.
Nasıl coplanır yaralı çocuk böyle zalimce.
Şimdi ben de yokum.
Ben de o'yum.
Ben de sesimi arıyorum, sesim çıldırmıyor otuz birinci koğuşun koridorlarında ve ben de tutunuyorum sıkıca; Allah'u Ekber, Allah'u Ekber...
Sonra döndüm ve avazım çıktığı kadar haykırdım içime:
Hey gelin, yetişin!
Burada, Diyarbakır'da kardeşliğimizi katlediyorlar, yetişin, etten tırnak söküyorlar.
Bağlantılı Etiketler
Henüz hiç yorum yapılmamış...
Yorum Yap
(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.

