Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

Ardahan Nüfus İdaresi

Ardahan Nüfus İdaresi
Ferman Karaçam "Yaralı Öyküler" Kitabı


Bin dokuz yüz altmış yedi yılının son baharı, harman dövüyoruz. Geceleri rüyalarıma kravat takılı gömlekler, renk renk kravatlar girmeye başladı. 

İlkokul diplomamı aldım. Ortaokul, lise, üniversite hayalleri kuruyorum. Hayallerim, rüyalarım birbirinin içinde, birbirini kamçılıyor. 

Hele subayların şapkasına benzeyen sarı şeritli o şapka yok mu, insanın aklını başından alıyor. Artık ben de şapkalı, kravatlı, gömlekli, ayakkabılı ve belki de paramız olur da alabilirsek, takım elbiseli bir ortaokul talebesi olacağım. 

Önce fotoğraf lazım, sonra nüfus cüzdanım alınacak nüfus idaresinden, ardından fotoğraflı bir cüzdanım olacak ve nihayet şapkam, elbisem, ayakkabım. Ev kiralanacak Ardahan'da. Ev arkadaşlarım da belli olmaya başladı şimdiden. 

Harmanların yavaş yavaş kalktığı, tahılların ambarlara, samanın mereklere alındığı günler. Havalar serinledi, okul kayıtları başlamıştır şimdi. İçim içime sığmıyor. Gözlerim Ardahan’da. Ardahan; çocuk düşlerimin başkahramanları orada, çocuk hayallerimin al duvaklı prensesi. Gün batımlarında güneşi yansıtan camlarına dalar dalar giderdim. Kim bilir o parıltılarda ne yücelikler, ne erişilmezlikler, ne bilinmezlikler yaşıyordur...

"Bugün iyi çalış, şu ortalığı iyice sil süpür, gece yağmura, kırağıya kalmasın sap - saman. Yarın erkenden Ardahan'a gideceğiz, artık kayıt zamanıdır, ancak yetiştiririz." dedi, Şefik ağabeyim. Olağanüstü bir dirençle, kimsenin erişemeyeceği bir mutlulukla, gözlerim ıslanarak harmanın etrafını tertemiz süpürdüm. 

Artık beklediğim gün gelmişti. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Küçücük kalbim çırpındı durdu kaburgalarımın altında. 

Pazartesi sabahı erkenden kalktık. Değirmen köye kadar yürüyüp, Değirmen Köy'den kamyona bindik. Ve nihayet Ardahan'da hükümet binasının önündeki fotoğrafçının taburesindeyim; "biraz daha sağa, az daha, başını dik tut, hah öylece kal, kıpırdama" diyor yaşlı fotoğrafçı. Siyah körüklü, muşambasının hemen altında "Sivas Hatırası" yazan, "sihirli" aletinin içine bir kolunu sokuyor ve biraz sonra "tamam" diyor, "saat iki de gelin alın fotoğrafları". Bu arada Sivas'ın "s" lerinin neden ters yazıldığını soramadım ama bunu; espritüel laz fotoğrafçı ile teknolojinin karma bir sonucu gibi yorumladım, kendimce. 

Pazartesi günleri Ardahan kalabalık oluyor. Köylüler haftalık alış - verişlerini yapıyor, resmi işleri için geliyorlar. Okul, mahkeme, nikâh, gurbete giden, gurbetten dönen... 

Saat tam iki. Fotoğraflarımı aldım, ilk defa kendimi kâğıtta gördüm. Heyecanla bakıyorum; siyah, kara - kuru ben. Evet evet bu benim işte. Şimdi, Nüfus'a gideceğiz bunlarla… Bunlardan birini cüzdanıma yapıştırıp, üstüne mühür basıp, bana verecekler. Tasdikli, imzalı, kayıtlı bir vatandaş olacak ve ortaokula kaydımı yaptıracağım. 

Ağabeyim elimden tutuyor. Bana hissettirmese de seziyorum; o da heyecanlı. Olmaz mı? Ne çok istemiş o da okula gitmeyi, okumayı. Ama babam "olmaz" demiş bir kez. "Olmaz o cırt pırt işlerini eve sokarsanız boynunuzu kopartırım, okumaksa okumak, ben sizi okuttum işte" deyip kestirmiş atmış. 

Uzunca merdivenleri çıkıyoruz, gelip bir kapının önünde durduk. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor. Başımı kaldırdım yazıyı okudum: "Ardahan Nüfus İdaresi".

Hükümetin kapısının önündeyiz işte. O bize kimlik verecek, bizi adam yerine koyacak. Sessiz ve saygılıyız. Ağabeyim şapkasını çıkardı, koltuğunun altına koydu. Olanca gücü ile resmi, hürmetkâr ve dışarıdan hissedilecek kadar da korkulu idi. Şefik ağabeyimin aşırı saygı ve tedirginliği bana da yansıyor ve heyecanımla birleşip belirsiz bir korkuya dönüşüyordu. Hükümetin bizi neden bu kadar korkuttuğunu bilemiyor, anlayamıyordum. Ama dizlerimin titrediğini, soluklarımın sıklaştığını hissediyorum.

Şefik ağabeyim çok kırılgan bir cisme dokunur gibi kapıyı tıklattı. Tıklama çok hafif ve içeriden duyulması imkânsız gibiydi. Kısa bir aradan sonra yeniden fakat biraz daha canlı tıklama. Derken birkaç tekrardan sonra içeriden, derin bir "giiir" sesi duyuldu. Ağabeyim elimden tuttu, büyük bir özenle kapıyı açtı, bir adım içeri girdik. Onbeş, yirmi metre karelik bir oda, beş, altı masa. Duvarlarda çelik rafların içine gelişi güzel yerleşmiş, sarkmış dosyalar, odada ağır bir koku. Kapıya yakın olan masadaki ve diğerlerine göre daha genç olan memur, sert, emredici, aşağılayıcı bir ses tonuyla "ne var, ne istiyorsun" dedi. Ağabeyim, titrek sesiyle cevap verdi "çocuğun nüfusunu almaya geldik, okula kaydolacak da..." Aynı kişi daha sert bir şekilde "çık dışarı, bekle" dedi. Kapıyı kapadı ağabeyim. Şapkasını başına örttü. Yüzüme baktı. Korkudan titriyordum. Ağabeyimin yüzü de bembeyazdı. Elimi sıktı. "Birazdan verirler merak etme, az sonra gene geliriz. Onların işleri, güçleri çoktur, şurada biraz bekleyelim" dedi. Bekledik.

Girdik. Yeniden azarlandık. Çıktık. Uzun bir süre dışarıda bekletildik. Gene girdik, aşağılandık. Her girene bağıran, çağıran, dövmekten beter eden bir devletin kapısından ilk girişimdi bu. Devlet kaba idi, devlet hakaret ediyordu, devlet aşağılıyordu, devlet bizi yani vatandaşını adam yerine koymuyordu. Sizin devletiniz sizi adam yerine koymayınca, kendisi de daha çocuk iken karanlık bir şey oluyor sizin gözünüzde.


Karanlık ağır ağır yayılıyor ortalığa.
Önce, çatlaklar, çukurlar, boşluklar, tenhalar kararıyor. 
Suyun evvela çukurları ve sızılabilecek yarık ve çatlakları doldurması gibi dolduruyor etrafımızı karanlık. 
Sağımız, solumuz, önümüz, ardımız, üstümüz, altımız; kararıyoruz. 
Karanlık her yandan ve her yönden yağıyor. 
Kendi kendini doğuran ve çoğaltan bir şey karanlık. 
Her an yeni karanlıklar çıkıyor ortaya. 
Her an biraz daha kararıyor etrafımız. 
Sessizlik karanlığı, karanlık sessizliği doğuruyor. 
Korkunç dev masalları; cinli, perili köşkler, yamyam dolu mağaralar, azgın deniz atları, çıngıraklı yılanlar, aç arslanlar, insler, cinler, korkular, kabuslar, uçsuz bucaksız ve simsiyah okyanuslar, dipsiz ve sonsuz karanlıklar, uluyan çakallar, vahşi ormanlar, köpürüp fokurdayan karanlığın dehlizlerinden sızıp dökülüyor köyümüze, kasabamıza, kentimize, beynimize ve yüreğimize; kararıyoruz. 
Karartıyorlar güzel ülkemizi.
Orada, o anda, o kapının önünde yemin ettim. 
And içtim. 
Saçlarıma deyip geçen umarsız fırtınalara karşı, Kur’a Nehri’nin kıyısında durup sana haykırdım, sana haykırıyorum. 
Sen karanlığa karşı çıkıyorsun. 
Seni düşünürken bahara eriyorum. 
Sen bahara özgü bir tılsım katmışsın Kura Nehri’nin sularına. 
Kura Nehri bu tılsımlı, bu edalı ve alımlı akışlarında bir bahar saklıyor sanki. 
Ve bu bahar Kura Nehri ile gelen sevgilinin kokusudur. 
Bakışları düşmüştür baharın kalbine sevgilinin. 
Baharın damarlarından yürüyen kan sıcağı rüzgârlar, ağaçların yapraklarına vuruyor. 
Ağaçlar pembe pembe, al al olmuşlar bu yüzden. 
Yapraklar bembeyaz bugün, gelinlik giymiş kırmızı bir gül’e benziyor kimileri. 
Baharın yüreği, yürek çarpıntısını getirmiş lodos esintisiyle sevgilinin. 
Baharın meltemi kekik kokularından esintiler getirmiş. 
Bahar bahara bulanmış, sevgilinin ahengini ve ıtır kokularını boşaltıyor dört bir yana; güllere, menekşelere, lalelere, nergislere. 
İç dışa, dış içe akıp duruyor nazlı nazlı gül kokularıyla. 
Sesin, ışığın ve rengin baharla düğününe güneş ahenk katıyor. 
Kavuran bal yangınlarında, ıslak zümrüt gözlerinin hayali dolanıyor dalga dalga sevgilinin. 
Bahar geliyor. Kalbinden vurulmuş bahar; kalp sızılarından bestelenmiş türküler, kızıl rengin karanfil tılsımına gözyaşı taşıyor bugün. 
Baharın kanı kaynatan neşesi, ömürlere ömür katan aşkın nefesiyle buluşuyor menekşe yapraklarının üstünde. 
Sesinden düşen kıvılcımlar, baharın yüreğinde mavi alevlere dönüşüyor sevgilinin. 
Bahar geliyor. 
İçinin çocukluğunu azgın fırtınalardan koruyarak büyütmüş kutlu insanların nabız vuruşu gibi, nefesi gibi, sevgililerin bakışlarından taşan saadetin, yağmura dönüşmesine tanık olan topraklar, içten içe kaynamaya başlıyor. 
Bahar geliyor çünkü, sevgilinin gülüşü düşmüştür baharın yüreğine, sevgilinin; en sevgilinin.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha