Kapat Hoşgeldin, Ziyaretçi | Oturum AçKayıt Ol

İmanı sökmek için zulüm lazım, ama...

İmanı sökmek için zulüm lazım, ama...
Ferman Karaçam / "Yaralı Öyküler" Kitabı

Gül'e ateş düşünce suların da dili tutuluyor.
Çağlayarak köpürerek, beyaz beyaz akmak her ırmağın, her şelalenin harcı mı?
Bir ırmağın başındayım.
İçine kurşun akmış bu ırmağın adeta.
Durgun, sakin, neşesiz, hatta somurtkan.
Nesi var bunun; upuzun gövdesine yaşlı ve yorgun bir dev uzanmış sanki.
Saçlarına akan yağmurların dinmesiyle birlikte, hayatının sonu gelmiş gibi düşünceli ve üzgün.
Kıyı boyunca yürüyorum.
Yer yer aktığı belli oluyor; içten içe, derinden derine.
İleride çocuklar top oynuyor; cıvıl cıvıl.
Minik bir çocuk, renkli ve ufacık uçurtmasının ipini onarmaya çalışıyor.
Rüzgâr dağlardan kekik kokuları döküyor ovaya.
Omzumda, kollarımda, yüzümde hafif bir serinlikle birlikte hissettiğim kekik kokularını çekiyorum içime.
Yapraklar, dalgalar, köpükler kıpır kıpır.
İnişler ve kalkışlar, içimde usul usul canlanıyor.
Gül'e ateş düşünce dikenlerin de dili tutuluyor.
Dili tutulur suların; bükülür, kıvrılır, kıvranır.
Sancı çeker, kanat çırpar, ceylan bakınır.
Çocuk uçurtma uçurur, işçi türkü söyler, çarklar kasları eritir ve tüter fabrika bacalarından.
Tomurcuk patlar ansızın ve yük boynuna dolanır, dolanır yük boynuna.
Dili tutulur suların, Hz. Musa'nın asası değince gövdesine.
Sessizce ilikleri çözülür ve yol olur sular Musa'ya, sular yol olur sevgiliye...
suya konmuş bakışın aynaları doldurmuş / sudan içmiş gözlerin aşina bir gül açmış
suya düşmüş hayalin renk renk erguvan olmuş / suya akmış gülüşün ruhuma mühür vurmuş
suda mavi dalgalar için için erimiş / suya yansımış nurun aşina bir gül açmış
Hani tebessümlü bir yüze bakınca içinize ılık çiğ damlası düşer gibi olur, ve sonra kederleriniz uçup gider.
Unutursunuz dertlerinizi, dingin okyanuslar gibi mavi, sonsuz, derin ve huzurlu olursunuz.
Onun etrafında hep bir huzur vardır.
Bunu ondan uzaklaştığınızdaki huzursuzluktan da anlarsınız.
Hep gülen gözleri ve yüzü derin bir güven verir.
Çok sonraları, bu derin güvenin onun hayatı ile bütünleşmiş Kur'an'dan kaynaklandığını fark ettim.
Hem geceleri hem de gündüzleri sürekli elinde Kur'an olurdu O'nun ve annemin.
O'na bakıyorum.
O'na; babama...



İşte yine öyle bir gün. Başında her zaman ki etrafı beyaz bez ile güzelce sarılmış, küçük bir kavuk. Hani şu imamlara mahsus kavuk. Alnı, ışıltılı bir elmas gibi parlıyor; pamuk beyazı sakallarının hemen üstündeki çimen yeşili gözlerinin çevresi hafif nemli sanki.

Seyrek yağmur damlaları düşüyor. Bunlar belki de uzaklardan geçip giden bir yağmur bulutunun etrafına savurduğu serpintileri.

Babam bu çevrenin iyi tanınan, sevilen, sayılan, görüşlerine itibar edilen bir imamıdır. Çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Kur’an okumasını bilen genç, yaşlı, çocuk, erkek, kadın... Ya babamdan ya da Mevlüt amcadan öğrenmiştir.

Bu yüzden de Ardahan'da babamı tanımayan yoktur. Kafkasya'dan gelen dedelerimin sıfatı olan "Molla" babam için de kullanılır ve böylece, köyümüzün aynı isimde ki diğer bir kişisinden seçilirdi. Kısaca babam Ardahan'ın "Molla Zabiti" dir.

Ders verirken sürekli duvarda asılı duran kırmızı "Dıbılğa" çubuğu fazla kullanmasa da küçük yaramaz öğrencileri karşısında O'na tatlı - sert bir saygınlık kazandırmıştır.

Evimiz; köyümüze hâkim bir tepeciktedir. Hem köyümüzü, hem de Ardahan'ın diğer tüm ova köylerini görecek bir yüksekliktedir. Ardahan ovası; güzelim yeşilliği ile o bakmaya doyamadığım sarı papatyaları ile kımıl kımıl. Karşıda solda Ardahan. Sağ tarafta dağın yamacında sıra sıra köyler sazara, sapkara, cinciroplar, konk, koduskara...

İlkokul üçe gideceğim, daha okullar açılmamış. Yavuz'la birlikte "Pellik" oynuyoruz hemen evimizin önünde. Şefik ağabeyimle babam dalıp gitmişler ayaküstü; kim bilir hangi çayırdan, tarladan dem vuruyorlardır. Yanlarına usulca yaklaşıyorum, beni fark etmiyorlar bile. Kulak kesiliyorum; evet dağ çayırlarından, oradaki otların biçilip taşınmasından konuşuyorlar. Tam o sırada yüzü yola dönük olan ağabeyim kaygı verici, yüksek bir ses tonuyla: "Jandarma mı geliyor köye?" diyor. Babam çok çevik bir şekilde ters yöne doğru dönüyor, adeta bağırır gibi: "hani, hani" derken yüzüne bakıyorum korkudan bembeyaz olmuş. Yüzüne yıllar öncesinin yürek yakan bir sızısı yerleşmişti, babamın.

İki jandarmanın köye gelişi babamı bu kadar nasıl sarsabilirdi; bir yandan bunu anlamaya çalışıyor, bir yandan da bu sarsıntıdan ağabeyimin nasıl etkilendiğini öğrenmek için onu inceliyordum. Ağabeyim bu incelemeye fırsat vermeden beni oradan uzaklaştırdı.

Yıllar sonra öğreniyorum; köyde babamlar ezan okur iken "Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrıdan başka yoktur tapacak." değilde orijinal şekliyle "Allahu Ekber" diye okudukları için jandarmalar köye gelip babamlara işkence yaparlarmış.

Bazı işkenceler, köy ortasında herkesin içinde "ibret" olsun diye yapılır ve çoğu kez de sonu kanlı bitermiş. İşte bu yüzden jandarma, korku ve işkencenin öbür adı olmuş, babam ve dedelerim için.


Hani geceleyin Göle tarafında korkutan kara bulutlu gökyüzüne baktığınız bir sırada, bir yıldız kayıp düşüverir uzaklarda ve ansızın avuçlarınız terler.
Nefesiniz tıkanır gibi olur.
Uçsuz bucaksız bu dünyaya da ne oluyor, neden küçülüyor durup - dururken.
İçine sığamıyorum bir anda dünyanın, platin rengi ışınlar dolduruyor içimi.
İçim kavruluyor, yanıyorum ışıkların alevinde.
Ve gelmek, yalnızca sana gelmek istiyorum.
Ellerimi, yüzümü, kollarımı, alnımı yollarındaki toz parçacıklarına sürerek.
Eğer kalırsam; yaşamak gerek, bu yalan dolan yaşamayı, yaşamak gerek.
Geçmiş zamanlarımız dökülüyor sımsıkı kapattığımız avuçlarımızdan.
Paslı, pis, iğrenç bir kelepçe, bir şah damara vurulmuşsa ayağa nasıl kalkılır?
Oysa hepimiz dik durduğumuzu iddia etmiyor muyuz, bugün?
Dik durmak? Kim bilir.
Belki dik durduğumuz doğrudur, ama mezar taşları kadar.
Bu yorgun omuzlar sonunda sadece bir oyun ve oyuncaktan ibaret olan bunca yükün altında, neden ezik ve düşük durduğunu soruverdi.
İşte bu soruyu büyütelim çocukların beyninde ve yüreğinde.
Bu yürekle, bu tertemiz yürekle bir çocukları, bir de seni sevdim, ekmeğimden ve suyumdan aziz bilerek; katıksız, hesapsız ve sürekli sevdim.
Sözlerime namert dokunuşlar kondurmadım, alnıma ülkemin ezilmiş ve sindirilmiş insanından çizgiler iliştirerek onurla ve aşkla taşıdım.
Sende yok olmayan hiçbir eziyetin ödüllendirilemez olacağını biliyorum.
Bütün yüreklerin, bütün beyinlerin, bütün ruhların ve elbette bütün "var" ların, sende yok olmadan sükûna, huzura ereceğine inanır mıyım hiç?
Ben geldim ruhum. Uzun bir zamandan ve geçmişten yola çıkıyorum.
Yolların çetin, çetrefil olduğunu biliyorum; taş, diken, çakıl ve çukurlardan oluştuğunu.
Dağ başlarından, yamaçlardan, kayalıklardan, uçurumlardan geçtiğini biliyorum.
Hazırlıklıyım ve yola çıkmamın gerekli olduğuna inanıyorum.
Sana geleceğim.
Yolculuğum sanadır ey güzel.
Ben artık bu son yolculuğun dayanılmaz arzusu ile kavruluyorum.
Susuzluğumu sende giderebileceğimi biliyorum; sende, sadece sende, efendim.
Ve sonra oturup herkese hatta her yere, her şeye anlatacağım; çocuklarıma, torunlarıma, dağlara, ovalara, denizlere, ırmaklara, bağa, bahçeye, yola, yolcuya her şeye ve herkese dedelerimizi, babalarımızı yüreklerine gömdükleri o büyük "aşk" larından koparmak için nasıl akıl almaz zulümler yaptığınızı.
Büyük aşklarını, atalarımızın yüreklerinden kazımaya kalktığınızı ey zalimler.
Ama bilemediniz ki bizim aşkımız yüreğimizle öylesine bütünleşmiştir ki, yüreği de bedenden kazımak gerekecektir.

Henüz hiç yorum yapılmamış...

Yorum Yap

(*) işaretli alanların doldurulması zorunludur.


Captcha